Image default
Yazılar

“BAZI ŞİZOİD MEKANİZMALAR ÜZERİNE NOTLAR” HAKKINDA

Melanie Klein 1946 yılında yazdığı bu makalenin konusunun yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan paranoid ve şizoid kaygıların ve mekanizmaların önemi olduğunu belirtir.

En baştaki gelişim dönemleriyle ilgili olarak hali hazırda ortaya koymuş olduğu sonuçları baştan kısaca özetler. Buna göre:

Psikoza özgü kaygılar bebekliğin ilk dönemlerinde ortaya çıkarak ben’i belli savunma düzeneklerini geliştirmeye yöneltir. (Tüm psikotik bozuklukların saplanma noktaları bu dönemde bulunur) Bebeklikteki psikotik kaygılar, düzenekler ve ben savunmaları gelişimin her aşamasını derinden etkiler; ben’in, üstben’in ve nesne ilişkilerinin gelişimi buna dahildir.

Melanie Klein’a göre nesne ilişkileri yaşamın başından itibaren vardır; İLK NESNE olan anneninin memesi, çocuğun zihninde ikiye bölünerek iyi (doyuran) ve kötü (hayal kırıklığına uğratan) meme halini alır; bu bölünme sonucunda sevgi ve nefret birbirinden kopar. Ayrıca ilk nesneyle ilişkinin nesnenin içe yansıtılmasını (introjection) ve yansıtılmasını (projection) içerdiğini öne sürer. Dolayısıyla nesne ilişkilerinin baştan itibaren içe yansıtma ve yansıtma arasındaki etkileşimle, içerideki nesneler ve durumlar ile dışarıdakiler arasındaki etkileşimle şekillendiğini belirtir. Bu süreçlerin ben ve üstbenin inşasında rol oynadığını; ayrıca yaşamın ilk yılının ikinci yarısında 0idipus kompleksinin başlamasına zemin hazırladığını vurgular.

Melanie Klein ilk ben’in tipik savunmaları arasında:

  • nesneyi ve itkileri bölme,
  • idealleştirme,
  • iç ve dış gerçekliği yadsıma
  • duyguları boğma gibi mekanizmaları sayar.

Yazara göre yıkıcı itki baştan itibaren nesneye yöneltilir, önce annenin memesine yönelik düşleme dökülen oral-sadist saldırılara başvurulur, çok geçmeden annenin bedenine her türlü sadist yoldan hücuma dönüşür. Bebeğin oral-sadist şekilde annenin bedeninin içindeki iyi şeyleri çekip alma ve idrarını, dışkısını anal-sadist şekilde annenin bedenine koyma (annenin bedenine girerek onu içeriden kontrol etme arzusu dahil) itkilerinden kaynaklanan zulmedilme korkularının paranoya ve şizofreni oluşumunda büyük önemi vardır.

Zulmedilme korkuları çok güçlüyse ve bu sebeple (başka sebeplerin yanı sıra) bebek derinlemesine çalışma yoluyla paranoid-şizoid konumun üstesinden gelemezse, depresif konumun üstesinden gelmesi de aksar. Bu aksama gerilemeye yol açarak zulmedilme korkularını pekiştirebilir, ağır psikozlarda görülen saplanma noktalarını kuvvetlendirebilir.

Depresif konum süresince ciddi güçlükler yaşanmasının bir başka sonucu da ileriki yıllarda manik-depresif bozuklukların ortaya çıkması olabilir. Yazar depresif konumdan ne çıkacağının önceki evrenin derinlemesine çalışılmasına bağlı olduğunu varsaymakla beraber, çocuğun ilk dönem gelişiminde merkezi rolü yine de depresif konuma verir.

Nesnenin bütün olarak içe yansıtılmasıyla birlikte bebeğin nesne ilişkilerinin kökten değişime uğradığını belirtir. Bütün halindeki nesnenin sevilen ve nefret edilen yönlerinin sentezinden yas ve suçluluk hislerinin doğacağını; bu duyguların bebeğin duygusal ve düşünsel yaşamında önemli ilerlemeler yaşandığına işaret ettiğini belirtir. Bu noktanın yolun nevroza mı yoksa psikoza mı çıkacağının belirlendiği bir kavşak olduğunu vurgular.

İLK BEN’İN KARŞILAŞTIĞI BİRTAKIM SORUNLAR

Melanie Klein’a göre ilk ben tutarlı bütünlükten büyük ölçüde yoksundur; bütünleşme eğilimi ile çözülme, parçalanma eğilimi sırayla birbirinin yerine geçer. Bu dalgalanmaların yaşamın ilk bir kaç ayında tipik olduğunu düşünür.

Ben’de sonradan görülen bazı işlevlerin en baştan beri mevcut olduğunu varsayar. Bu işlevlerden önde gelenlerinden biri “kaygıyla baş etme”dir. Kaygının organizma içinde etkinlik gösteren ölüm içgüdüsünden doğduğunu, yok olma (ölüm) korkusu olarak hissedildiğini ve zulmedilme korkusu biçimini aldığını düşünür.

Yıkıcı itkiden duyulan korku kendini hemen bir nesneye bağlar, daha doğrusu dizginlenemeyen çok kuvvetli bir nesneden duyulan korku gibi hissedilir. Klein birincil kaygının diğer önemli kaynakları olarak “doğum travmasını” ve “bedensel gereksinimlerin karşılanmamasından doğan hayal kırıklığını” gösterir; bu deneyimlere de başından beri nesneler sebep oluyormuş gibi hissedildiğini belirtir. Bu nesnelerin dışarıda olduğu hissedilse bile, içe yansıtma yoluyla iç zulmediciler haline gelerek içteki yıkıcı itkiden duyulan korkuyu besler.

Melanie Klein Freud’un “ölüm içgüdüsünün yönünün saptırılması” kavramına atıfla yıkıcı itkinin kısmen dışarıya yansıtıldığını ve dışarıda bulduğu ilk nesne olan annenin memesine bağlandığını belirtir. Yine Freud’un belirttiği gibi, yıkıcı itkinin kalan kısmının organizma içinde libidoyla belli ölçüde kısıtlandığını (bağlandığını) söyler. Fakat bu süreçlerin ikisinin de tam olarak amacına ulaşamadığından ötürü içeriden yok edilme kaygısının canlı kaldığını belirtir. Benin tutarlı bütünlükten yoksun olduğu için bu tehdidin altında parçalanmaya meylettiğini vurgular.

Nesneyi ve nesneyle olan ilişkisini etkin olarak bölen ilk benin kendisinin de etkin olarak bölünüyor olabileceğini öne sürer. Benin içteki yıkıcı kuvvet tarafından yok edilme kaygısıyla parçalanma veya kendini bölmesinin tüm şizofrenik süreçlerde rol oynuyor olabileceğini düşünür.

NESNEYLE İLİŞKİLİ OLARAK BÖLME SÜREÇLERİ

Hüsran ve kaygı durumlarında oral-sadist ve yamyamsı arzuların körüklendiğini; öyle olunca bebeğin memeyi ve meme ucunu “parça parça” içine almış olduğunu hissettiğini belirtir. Dolayısıyla iyi meme ile kötü memenin bebeğin fantezisinde birbirinden ayrı durmasının yanı sıra, hayal kırıklığına uğratan meme de – oral sadist düşlemlerde saldırıya uğradığından – parça parça gibi gelir; doyuran meme ise, emme libidosunun etkisinde içeri alındığından, bütün gibi gelir. Bu İLK İYİ İÇ NESNE ben içinde odak noktası oluşturur. Bölme ve dağılma süreçlerine karşı koyar, iç tutarlılığı ve bütünleşmeyi olası kılar; ben’in oluşturulmasında önemli rol oynar. Fakat bebeğin duyduğu, içinde iyi ve bütün bir meme olduğu duygusu hüsran ve kaygıyla sarsılabilir. Bunun sonucunda bebek iyi meme ile kötü memeyi ayrı tutmakta zorlanarak iyi memenin de parça parça olduğunu hissedebilir.

Klein ben’in gerek iç nesneyi gerek dış nesneyi böldüğünde; kendisinde de muhakkak buna karşılık gelen bir bölünme olduğu kanısında olduğunu belirtir. Nesneyi içe alım sürecinde sadizm ne kadar egemen olursa ve nesnenin ne kadar parça parça olduğu hissedilirse, ben de içselleştirilmiş nesne parçalarıyla ilişkili olarak bölünme tehlikesiyle o kadar karşı karşıya kalır.

Melanie Klein bebeğin nesneyi ve kendiliğini bölmesinin fantezide gerçekleşmekle birlikte sonuçlarının etkisinin son derece gerçek olduğunu, çünkü “duyguların”, “ilişkilerin” ve sonrasında da “düşünce süreçlerinin” birbirinden kopmasına yol açtığını vurgular.

YANSITMA VE İÇE YANSITMA İLE BAĞLANTILI OLARAK BÖLME

Klein’a göre yansıtma ve içe yansıtma ben tarafından bölme gibi yaşamın başından itibaren kullanılmaktadır. Yansıtma’nın Freud’un betimlemesine göre, ölüm içgüdüsünün yönünün saptırılıp kaynağının dışarıda bulunmasından doğduğunu ve ben’i tehlikeden, kötülükten kurtararak kaygının üstesinden gelmesine yardımcı olduğunu belirtir. İyi nesnenin içe yansıtılmasının da ben’in kaygıya karşı kullandığı savunmalardan biri olduğunu belirtir.

Yansıtma ve içe yansıtma ile bağlantılı olarak bölme, idealleştirme ve yadsıma arasındaki bağlantıyla özel olarak ilgilenir.

Bu bakış açısıyla idealleştirme nesnenin bölünmesiyle bağlantılıdır, zira zulmeden memeden duyulan korkuya karşı koruma olarak memenin iyi yönleri abartılır. Dolayısıyla idealleştirme;

-bir yandan zulmedilme korkusunun doğal sonucudur,

-diğer yandan da sınırsız doyumu hedefleyen ve onun için bitmez tükenmez, hep verici yani ideal meme tablosu yaratan içgüdüsel arzuların gücünden kaynaklanır.

İdealleştirmede etkili olan ana süreçler “varsanısal doyum”da da devreye girer, yani nesne bölünür, hüsran da zulüm de yadsınır. Hüsrana uğratan ve zulmeden nesne, idealleştirilen nesneden çok çok uzak tutulur. Fakat kötü nesne iyi nesneden uzak tutulmakla kalmaz, hüsrana uğranan durumun tamamı ve hüsranın yol açtığı acı gibi kötü nesnenin varlığı dahi yadsınır.

Bu durum ruhsal gerçekliğin yadsınmasıyla ilişkilidir. Ruhsal gerçeklik ancak yoğun “tümgüçlülük” hisleriyle yadsınabilir. Tümgüçlülük duygusu da ilk dönemdeki zihniyetin asli özelliklerindendir.

Kötü nesnenin ve acı verici durumun varlığının tümgüçlülükle yadsınması, bilinçdışında, yıkıcı itki tarafından yok edilmeye eşittir. Gelgelelim yadsınan ve yok edilen sadece durum ve nesne değildir; “nesne ilişkisi” de aynı kaderi paylaşır. Dolayısıyla nesneye yönelik hislerin çıktığı ben parçası da yadsınıp yok edilir.

Melanie Klein başlardaki bu dönemde bölme, yadsıma ve tümgüçlülüğün oynadığı rolün, ben gelişiminin sonraki evrelerinde “bastırma”nın oynadığı role benzediğini vurgular. Yadsıma ve tümgüçlülük süreçlerinin, zulmedilme korkusuyla ve şizoid mekanizmalarla tanımlanan bir evrede taşıdığı önemi değerlendirirken, şizofrenide hem büyüklük hem zulmedilme sanrıları görüldüğünü akılda tutmamız gerektiğini anımsatır.

Anne henüz tam bir insan olarak kavranmıyor olsa bile; memeye yönelik saldırıların da memenin uzantısı gibi duyumsanan annenin bedenine yönelik benzer nitelikte saldırılara dönüştüğünü vurgular. Anneye yönelik saldırı düşlemleri iki hattan ilerler:

  • ORAL niteliği ağır basan itkiyle annenin bedeninde İYİ İÇERİK namına ne varsa emip kurutma, ısırıp koparma, çekip alma, boşaltmaya yöneliktir.
  • ANAL ve ÜRETRAL itkilerden türeyen tehlikeli maddeleri (dışkı ve idrar) kendi içinden çıkarıp annenin içine koymayı içerir. Nefretle dışarı çıkarılan bu atıklarla birlikte, ben’in bölünerek ayrılmış parçalarının da anneye, -kendi deyişiyle- annenin içine yansıtıldığını

Bu atıklar ve kendiliğin kötü parçalarıyla nesneye zarar vermenin yanı sıra “nesneyi kontrol altına almak ve ele geçirme”nin de amaçlandığını vurgular. Böylelikle anne, kendiliğin kötü parçalarını barındırdığı ölçüde, ayrı biri gibi değil de bizzat kötü kendilik gibi gelir. Kendiliğin parçalarına yönelik nefretin büyük bölümü artık anneye yönlendirilir.

Melanie Klein bu durumun saldırgan nesne ilişkisinin ilk örneğini oluşturan belirli bir özdeşleşme biçimine yol açtığını söyler ve bu süreçler için “YANSITMALI ÖZDEŞLEŞME” terimini önerir.

Yansıtma esas olarak bebeğin anneye zarar verme ve onu kontrol etme itkisinden çıktığından bebek anneyi zulmedici olarak hisseder. Nesnenin bu şekilde kendiliğin nefret edilen parçalarıyla özdeşleştirilmesi psikotik bozukluklarda başkalarına duyulan nefreti şiddetlendirir. Ben açısından bakacak olursak kendi parçalarını aşırı derecede bölüp dış dünyaya yansıtması ben’i bir hayli zayıflatır.

Bununla birlikte dışarı atılan ve yansıtılan kendiliğin sadece kötü parçaları değildir, iyi parçalarının da dışarı atıldığı olur. O zaman idrar ve dışkı hediye anlamını kazanır; idrar ve dışkıyla birlikte dışarı atılıp öteki kişinin içine yansıtılan ben parçaları da kendiliğin iyi parçalarını, yani sevgi dolu parçalarını temsil eder. Bu tür yansıtmaya dayanan özdeşleşme de yine nesne ilişkilerini ciddi şekilde etkiler. Bebeğin annenin içine kendi iyi parçalarını ve iyi duygularını yansıtması, iyi nesne ilişkileri geliştirme ve ben’i bütünleştirme yeteneği için elzemdir.

Bu yüzden kendiliği parçalara bölme ve nesnenin içine yansıtma süreçleri anormal nesne ilişkileri için olduğu kadar normal gelişim için de yaşamsal önemdedir.

İçe yansıtmanın nesne ilişkileri üzerindeki etkisi de aynı ölçüde önemlidir. İyi nesnenin, en başta da anne memesinin içe yansıtılması normal gelişimin ön koşuludur. Gerek içerideki gerek dışarıdaki iyi nesne ile kurulan ilk ilişkinin tipik özelliklerinden biri nesneyi idealleştirme eğilimidir.

Dışarıdaki nesne aşırı idealleştirildiğinde kendiliğin iyi parçalarının bu dış temsilcilerine aşırı bağımlılık gelişebilir. Bebek hüsrana uğradığında veya fazla kaygıya kapıldığında, zulmedicilerden kurtulma yolu olarak idealleştirilmiş iç nesnesine kaçmaya sürüklenir. Zulmedilme korkusu çok şiddetli olduğunda, ben’in tamamen iç nesneye bağımlı ve boyun eğer hale geldiği, nesnenin kabuğu gibi kaldığı hissedilebilir.

Özümsenmemiş idealleştirilmiş iç nesnenin varlığında ben’in kendi başına yaşamı ve değeri olmadığı hissedilir. Melanie Klein özümsenmemiş idealleştirilmiş nesneye kaçış için, ben içinde daha fazla bölünme gerçekleşmesi gerektiğini öne sürer. Bunun nedeni olarak da o durumda ben’in bazı parçalarının ideal nesneyle birleşmeye çalışırken, bazı parçalarının da iç zulmedicilerle baş etmeye çalışıyor olmasını gösterir.

Ben’in ve iç nesnelerin çeşitli şekillerde bölünmesi sonucunda ben’de oluşan parça parça olma hissinin çözülme durumuyla aynı anlama geldiğini söyler.

Normal gelişim seyrinde, bebeğin yaşadığı çözülme durumlarının geçici olduğunu; başka etkenlerin yanı sıra dışarıdaki iyi nesne tarafından tekrar tekrar doyum sağlanmasının bu şizoid durumların üstesinden gelmeye yardımcı olduğunu vurgular.

Klein’a göre zihninin güçlü esnekliği ve dayanıklılığı doğrultusunda bebeğin geçici şizoid durumları aşma yeteneği vardır.

Ben’in aşamadığı bölme durumları, dolayısıyla çözülme durumları fazla sık ve uzun süreli olursa; bunların bebekte şizofrenik hastalık belirtisi sayılması gerektiğini belirtir.

Yetişkin hastalarda görülen kendine yabancılaşma ve şizofrenik çözülme durumlarının bebeklikteki bu çözülme durumlarına gerileme olduğunun anlaşıldığını söyler.

Özetle bebekliğin ilk dönemlerinde aşırıya kaçan zulmedilme korkuları ve şizoid mekanizmaların varlığı, başlangıç evrelerinde olan düşünsel gelişime zarar vermektedir.

Bu bakış açısından ben gelişiminin ve nesne ilişkilerinin seyri, gelişimin ilk evrelerinde içe yansıtma ile yansıtma arasında uygun dengenin ne ölçüde sağlanabildiğine bağlıdır. Bu da ben bütünleşmesini ve iç nesnelerin özümsenmesini etkileyecektir.

Yansıtma süreçlerinin bir yönü de kendiliğin parçalarının nesnenin içine zorla girmesini ve nesneyi kontrol altına almasını içerir. Dolayısıyla içe yansıtma, yansıtmanın şiddetine karşılık olarak dışarıdan içeriye zorla girilmesi gibi hissedilebilir. Bu yüzden kişi sadece bedeninin değil zihninin de başkalarının düşmanca kontrolu altında olduğu korkusuna kapılabilir.

Sonuç olarak iyi nesnelerin içe yansıtılmasında ağır bozulma meydana gelebilir, bu bozulma tüm ben işlevlerinin yanı sıra cinsel gelişimi de sekteye uğratır ve kişinin iç dünyasına aşırı şekilde çekilmesine yol açabilir. Fakat bu geri çekilmeye sebep olan tek şey tehlikeli dış dünyanın içe yansıtılmasından duyulan korku değil, aynı zamanda iç zulmedicilerden duyulan korkuyla “idealleştirilmiş iç nesne”ye kaçıştır.

Melanie Klein bölme ve yansıtmalı özdeşleşmenin aşırıya kaçması sonucunda yoksullaşıp zayıf düşen ben’in iç nesnelerini de özümsemeye güç yetiremez hale geleceğini, öyle olunca iç nesnelerin buyruğu altına girdiğini hissedeceğini söyler.

Böylesine zayıflamış ben’in, dış dünyaya yansıttığı parçalarını almaya da gücünün yetmez olacağını belirtir.

Ben’in aşırı derecede bölünmüş olduğu anlamına gelen yansıtma ve içe yansıtma etkileşimindeki bu gibi bozulmalar, iç ve dış dünyayla kurulan ilişkiye zarar verir ve bazı şizofreni türlerine kaynaklık eder.

Nesneye zorla girme fantezisi, nesnenin içinden kaynaklanıp özneyi tehdit eden tehlikelere ilişkin kaygılara yol açar. Örneğin nesneyi içeriden kontrol altına alma itkileri, o nesnenin içinde kontrol edilme ve zulmedilme korkusu doğurur. Zorla girilen nesnenin içe yansıtılması, sonra yeniden içe yansıtılması, öznenin kendi içinde zulmedilme hislerini iyice katmerlendirir; çünkü yeniden içe yansıtılan nesne bir de kendiliğin tehlikeli yönlerini barındırıyordur. Ben’in adeta içeride ve dışarıda çeşit çeşit zulmedilme durumları arasında sıkışıp kaldığı bu türden kaygıların birikmesi Klein’a göre paranoyanın temel öğelerindendir.

Klein ayrıca annenin bedenine saldırma ve sadistçe girme fantezilerinin annenin içinde hapsolma (ve özellikle penisin saldırıya uğraması) korkusunun erkeklerde iktidarsızlık sorunun ortaya çıkmasında önemli bir etken olduğunu, ayrıca kapalı yer fobisinin altında yattığını tekrardan anımsatır.

ŞİZOİD NESNE İLİŞKİLERİ

(Korku içinde, Suçlu, Sorumlu)

  • Kendiliğin şiddetle bölünmesi ve aşırı derecede yansıtılması sonucunda, bu sürecin yöneltildiği kişi zulmedici gibi
  • Kendiliğin yıkıcı ve nefret edilen parçası sevilen nesneye tehdit gibi hissedildiği, bu yüzden de suçluluğa yol açtığı için, bu parçanın bölünüp yansıtılması bir bakıma suçluluğun da kendilikten öteki kişiye saptırılması anlamına
  • Fakat kişinin suçlulukla işi bitmez; saptırılmış suçluluk duygusu, kendi saldırgan parçasını temsil eden kişilerden bilinçdışında kendini sorumlu hissetmeye dönüşür.

(Narsisist ve Takıntılı)

Ben ideali bir başkasının içine yansıtıldığında, o kişinin sevilip beğenilme sebebi ağırlıklı olarak kendiliğin iyi parçalarını barındırması olur. Kendiliğin kötü parçalarını birinin içine yansıtma zemininde kurulan ilişki de aynı şekilde narsisist niteliktedir, çünkü burada da nesne ağırlıklı olarak kendiliğin bir parçasının temsilcisi durumundadır.

Nesneyle kurulan narsisist ilişkinin bu iki türünde de genellikle takıntılı yönler göze çarpar. Takıntılı nevrozun asli öğelerinden olan başkalarını kontrol etme gereksinimi bir ölçüde kendi parçalarını kontrol etme itkisinin saptırılmış olmasıyla açıklanabilir.

Melanie Klein’a göre kendiliğin parçaları başka birinin içine aşırı derecede yansıtıldığında, bu parçaları kontrol etmenin tek yolu öteki kişiyi kontrol etmekten geçer.

Klein ayrıca “onarma” eğiliminde de sıklıkla kendini gösteren takıntılı ögeye de bu bağlantı üzerinden ışık tutulabileceğini düşünür. Bu bakış açısından kişinin onarmaya veya eski haline getirmeye çalıştığı şey sadece suçluluk duygusuna konu olan nesne değil, aynı zamanda kendi parçalarıdır.

(Nesnelerle ve Kendilikle İlişkide Bağ Sorunları)

Tüm bu etkenler kimi nesnelerle zorlantılı bağ kurmaya yol açabileceği gibi, insanları yıkıcı bir şekilde işgal etmekten ve misilleme görme tehlikesinden kaçınmak için insanlardan uzak durmaya da götürebilir. Klein buna örnek olarak hastalarından birinin, “kendisinin fazla etkisinde kalan kişilerden hoşlanmadığını, böyle insanların fazla kendisi gibi olmaya başladığını, o yüzden onlardan sıkıldığını” söylediğini bildirir.

Yazara göre şizoid nesne ilişkilerinin bir başka özelliği ise “yapaylık” ve “kendiliğindenliğin olmaması” dır. Bununla beraber “kendilik hissi”nde, yani “kendilikle ilişkide” ağır bozulma vardır. Kişinin kendisiyle ilişkisi de YAPAY görünür.

Melanie Klein kendiliğin bölünüp ayrılmış parçalarının bir başkasının içine yansıtılmasının nesne ilişkilerini, duygusal yaşamı ve bütün olarak kişiliği temelden etkilemesine örnek olarak iki evrensel görüngü olan “yalnızlık hissi” ve “ayrılma korkusu” nu gösterir.

Bilindiği gibi, insanın birilerinden ayrılırken depresif hissetmesinin nedenlerinden biri, nesneye yöneltilmiş saldırgan itkilerle nesneyi yok etme korkusunda yatar. Bu korkunun temelini, bölme ve yansıtma süreçleri oluşturur. Eğer saldırgan ögeler nesneyle ilişkide baskınsa ve bunlar ayrılmanın hüsranıyla fazla hareketlenirse, kendiliğin bölünüp ayrılmış ve nesnenin içine yansıtılmış bileşenlerinin nesneyi saldırgan ve yıkıcı bir şekilde kontrol ettiği hissedilir.

Kişi, aynı zamanda kendinden bir parçayı bıraktığını hissettiği dış nesne kadar iç nesnenin de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu hisseder. Sonuçta ben aşırı derecede zayıf düşer, ben’i ayakta tutacak hiçbir şey kalmamış gibidir, kişi kendini “yapayalnız” hisseder.

PARANOİD ŞİZOİD KONUMLA İLİŞKİLİ OLARAK DEPRESİF KONUM

Melanie Klein şimdiye kadar anlattığı kaygı ve mekanizmaların ve savunmaların yaşamın ilk bir kaç ayına özgü olduğunu belirtir. İlk yılın ikinci çeyreği civarında nesnenin bütün halde içe yansıtılmasıyla birlikte bütünleşme yolunda kayda değer ilerlemeler görüleceğini belirtir.

Annenin sevilen ve nefret edilen yönleri artık birbirinden o kadar ayrı gelmez; bunun sonucunda “kaybetme korkusu” artar, “yas” benzeri durumlar ortaya çıkar, güçlü bir “suçluluk hissi” duyulur, çünkü saldırgan itkilerin sevilen nesneye yönlendirildiği sezilir. “Depresif konum” ön plana çıkmıştır. Depresif hislerin yaşanması ben’i daha da bütünleştirir, çünkü:

  • ruhsal gerçekliğin daha derinlemesine anlaşılmasını,
  • dış dünyanın daha iyi anlaşılmasını,
  • iç ve dış durumların daha iyi sentezlenmesini sağlar.

Bu evrede öne çıkan “onarma dürtüsü” de ruhsal gerçekliği daha iyi anlamanın ve artan sentezin sonucu olarak görülebilir, zira sevilen nesneye karşı saldırganlıktan doğan keder, suçluluk duygusu, kaybetme korkusu gibi hislere daha gerçekçi tepki verildiğini gösterir.

Yaralanmış olan nesneyi onarma veya koruma dürtüsü daha tatmin edici nesne ilişkilerinin ve yüceltmelerin önünü açarak sentezi daha da ilerletir ve ben’in bütünleşmesine katkıda bulunur.

Bebek birinci yılın ikinci yarısı boyunca derinlemesine çalışma yoluyla depresif konumun üstesinden gelme yolunda sağlam adımlar atar. Fakat şizoid mekanizmalar, değişikliğe uğramış ve etkisi azalmış halde olsa da, halen yürürlüktedir; ilk dönemlerdeki kaygı durumları da değişikliğe uğrama sürecinde tekrar tekrar deneyimlenir. Zulmedici ve depresif konumların derinlemesine çalışılması çocukluğun ilk bir kaç yılına yayılır ve çocukluk nevrozunda asli rol oynar.

Bu süreç içinde kaygılar hafifler, nesnelerin idealliği de korkutuculuğu da azalır, ben daha “birleşik ve bütünleşik” bir hale gelir. Bütün bunlar “gerçeklik algısının artması” ve “gerçekliğe uyum sağlama” ile iç içe geçer.

Paranoid-şizoid konum boyunca gelişim normal bir şekilde ilerlememişse ve bebek ister iç ister dış sebeplerden ötürü depresif kaygıların ağırlığını kaldıramazsa, kısır döngü ortaya çıkar. Zira zulmedilme korkusu ve buna karşılık gelen şizoid mekanizmalar fazla güçlüyse, ben depresif konumun üstesinden gelmeyi başaramaz. Öyle olunca ben paranoid-şizoid konuma gerilemek zorunda kalır; önceki zulmedilme korkuları ve şizoid görüngüler daha da güçlenir. Böyle bir gerileme yaşandığında şizoid konumdaki saplanma noktaları daha da perçinlenmekle kalmaz, daha şiddetli çözülme durumlarının yerleşme tehlikesi de bulunur. Depresif özelliklerin güç kazanması da ortaya çıkan sonuçlardan biri olabilir.

Melanie Klein sözünü ettiği bu gelişmelerde elbette dış dünyadaki deneyimlerin öneminin büyük olduğunu belirtir. Depresif ve şizoid özellikler gösteren bir hastasının analizinden örnekler verir. Bu hasta annesi hastalandığı için dört aylıkken birdenbire memeden kesilmişti. Üstüne dört hafta boyunca annesini görmemişti. Annesi döndüğünde çocuğu çok değişmiş halde bulmuştu. Etrafıyla ilgilenen, neşeli bir çocukken artık her şeye ilgisini kaybetmiş gibiydi. Duygusal olarak donuklaşmıştı. Mamayı nispeten kolay kabullenmiş, hatta yiyeceği geri çevirdiği hiç olmamıştı. Ama gelişimi durmuş, kilo vermiş, epey sindirim sorunu yaşamıştı. Ancak ilk yılın sonunda başka gıdalara geçince fiziksel gelişimini sürdürebilmişti. Melanie Klein Klein bu deneyimlerin hastanın bütün kişiliğine etkilerinin analizde epey aydınlığa kavuştuğunu belirtir. Yetişkinliğindeki bakış açısı ve tutumları bu ilk evrede yerleşmiş örüntülere dayalıydı. Örneğin tekrar tekrar gündeme gelen bir eğilimi vardı, ayrım gözetmeksizin başkalarını etkisinde kalıyor -doğrusu ne verilirse aç gözlükle alıyor- ama içe yansıtma sürecinde büyük güvensizlik duyuyordu.

Farklı kaynaklardan doğan kaygılar bu süreci devamlı sekteye uğratıyor, bu da açgözlülüğünü arttırıyordu.

Klein hastanın memeyi ve anneyi kaybettiği sırada, iyi ve bütün haldeki nesneyle hali hazırda belli ölçüde bir ilişki kurmuş olduğunu belirtir. Depresif konuma zaten girmiş olduğuna kuşku olmadığını ama bu konumun başarıyla derinlemesine çalışılamamış ve paranoid-şizoid konuma gerilemiş olduğunu belirtir. Daha küçükken etrafına neşeyle ilgi göstermeye başlamış olduğu halde ardından “duygusal donukluk” gelmesinin bunun bir göstergesi olduğunu söyler. Depresif konuma ulaşmış ve bütün haldeki nesneyi içe yansıtmış olduğunu belli eden pek çok kişilik özelliğinin bulunduğunu rapor eder. Sevme yeteneğinin yüksek olduğunu, iyi ve bütün haldeki bir nesneye büyük bir özlem duyduğunu vurgular. İnsanlara sevgi ve güven duyma arzusunun kişiliğinin belirleyici özelliklerinden olduğunu; bu durumun bilinçdışında bir zamanlar sahip olup kaybettiği ve bütün haldeki memeyi geri kazanarak yeniden inşa etmek arzusu olduğunu belirtir.

ŞİZOİD VE MANİK-DEPRESİF GÖRÜNGÜLER ARASINDAKİ BAĞLANTI

Melanie Klein paranoid-şizoid konum ve depresif konum evreleri arasında kesin çizgi çekmenin mümkün olmadığını; üstelik değişikliğe uğrama sürecinin kademeli olduğunu, iki konumun görüngülerinin belli bir ölçüde birbirine karışmış ve etkileşimli olarak kalacağını söyler.

Gelişim normal ilerlemediğinde bu etkileşimin hem şizofreninin hem manik depresif bozukluğun bazı biçimlerinde klinik tabloyu etkileyeceğini rapor eder. Pek çok psikiyatrist tarafından manik depresif tanısı konmuş bir kadın hastasından örnek verir. Bu hastada depresif ve manik durumlar birbirini izliyor, kuvvetli intihar eğilimleri yüzünden hasta tekrar tekrar intihar girişimlerinde bulunuyordu.

Analizinin bir aşamasında hastanın gerçek ve büyük bir ilerleme kaydettiğini belirtir.

Hastanın sadece manik depresif döngüsünün sona ermekle kalmadığını, kişiliğinde ve nesne ilişkilerinde temel değişimlerin meydana geldiğini belirtir. Hasta çeşitli alanlarda verimlilik kazandığı gibi gerçekten manik tarzda olmayan bir mutluluk hissetmeye başlamıştır.

Birkaç ay süren bu son evre boyunca hastanın analizde gösterdiği iş birliği özel bir biçim alır. Analiz seanslarına düzenli gelen hastanın akıcı serbest çağrışımlarda bulunduğunu, rüyalar ve analiz edilecek başka malzemeler getirdiğini rapor eder. Ancak yorumlarına hiçbir duygusal yanıt vermeyip çoğunlukla dudak büktüğünü söyler. Analistin öne sürdüğü şeyleri bilinçli olarak teyit ettiği bile çok nadir görülmeye başlar. Oysa cevaben sunduğu malzemede analistin yorumlarının bilinç dışı etkisi görülür.

Melanie Klein bu aşamada hastanın kişiliğinin bir parçasının analitik çalışmaya yanıt verirken, bir başka parçasının güçlü bir direnç gösterdiğini vurgular. Gösterdiği güçlü direnç kişiliğinin tek bir yanından geliyor, kişiliğinin başka bir yanı analitik çalışmaya yanıt veriyordu. Kişiliğinin bazı parçaları sırf analistle değil birbiriyle de işbirliği yapamıyor, bu yüzden analiz de hastanın senteze ulaşmasına yardımcı olamıyordu.

Bu aşamada hasta analizi sona erdirmeye karar verir ve son seansa şu rüyayı getirir: Kör bir adam varmış, kör olmak çok endişelendiriyormuş onu, ama hastanın elbisesine dokunmak, düğmelerinin nasıl iliklendiğini keşfetmek adamı rahatlatıyormuş. Rüyadaki elbise hastaya boğazına kadar düğmeli elbiselerinden birini anımsatır. Hastanın bu rüyaya ilişkin iki çağrışımı olur. Biraz direnç göstererek, kör adamın kendisi olduğunu söyler; boğazına kadar düğmelenmiş elbiseyle ilgili olarak da yine “gizli yerine” çekildiğini belirtir. Melanie Klein hastaya “kendi güçlüklerine kör olduğunu rüyasında bilinçdışı olarak ifade ettiğini ve gerek analize gerek yaşamındaki farklı konulara dair kararlarının bu bilinç dışı bilgi ile örtüşmediğini” öne sürer. Ona göre hastanın “gizli yerine” çekildiğini kabul etmesi de bunu gösteriyordu; hasta kendini kapattığı anlamına gelen bu tutumunu, analizinin önceki aşamalarından biliyordu. Dolayısıyla bu bilinçdışı içgörü, biraz da bilinçli düzeyde gösterilen işbirliği (kör adamın kendisi olduğunu ve “gizli yerine” çekildiğini fark etmesi), yalnızca kişiliğinin ayrılmış parçalarından geliyordu. Fakat bu rüyaya dair yapılan yorum o seansta herhangi bir sonuç doğurmadı, hastanın analizi sona erdirme kararını değiştirmedi. (analiz bir süre ara verdikten sonra tekrar başlamıştır)

Klein bu hastanın hastalığının niteliğini belirleyenin, şizoid ve manik depresif özelliklerin birbirine karışması olduğunu söyler. Zira analizi süresince depresif ve manik durumların dorukta olduğu ilk evrede bile kimi zaman depresif ve şizoid mekanizmalar aynı anda ortaya çıkıyormuş. Analist, hastanın bariz biçimde kendisini son derece depresif hissettiği seanslar olduğunu; durmadan kendisine yüklendiğini, değersizlik hisleri içinde kıvrandığını, gözyaşlarının yanaklarından süzüldüğünü, halinden tavrından ümitsizlik aktığını; yine de bu duyguları yorumladığında hiçbirini hissetmediğini söylediğini belirtir. Bu sefer de hiçbir şey hissetmediği, bomboş olduğu için kendini suçlarmış. Böyle seanslarda ayrıca konudan konuya atlayıp, dağınık halde uçuşan düşüncelerini kopuk kopuk ifade ettiğini belirtir.Bu tür hallerin altında yatan bilinçdışı sebeplerin yorumlanmasının ardından bazen duygularının ve depresif kaygılarının tamamen ortaya çıktığını, o seanslarda düşüncelerinin ve konuşmalarının çok daha tutarlı olduğunu bildirir.

Melanie Klein paranoid şizoid konum ile depresif konum arasındaki gelişimsel bağlantıya dikkat çekerek, bu gelişimsel bağlantının manik depresif bozukluklarda bu özelliklerin birbirine karışmasına zemin oluşturup oluşturmadığı sorusuna yanıt aranması gerektiğini belirtir (sık döngülü, mixed tip manik depresif bozukluk). Bu geçici varsayım kanıtlanabilirse, şizofrenik ve manik depresif bozuklukların gelişimsel olarak birbiriyle zannedilenden daha yakın ilişkili olduğu sonucuna varılacağını öne sürer (şizo-afektif bozukluk). Ayrıca melankoli tanısını şizofreniden ayrıştırmanın fazlasıyla zor olan vakaların da böylece açıklanacağını belirtir (psikotik özellikli depresyon).

BAZI ŞİZOİD SAVUNMALAR

Melanie Klein şizoidin içe kapanık, duygusuz tavrının ve nesne ilişkilerinde bulunan narsisist öğelerin analistle ilişkisinin tamamına yayılan mesafeli düşmanlığının çok zorlayıcı bir direnç oluşturduğunu belirtir. Hastanın analistle temas kuramamasının ve analistin yorumlarına tepkisizliğinin büyük oranda bölme süreçlerinden kaynaklandığını düşünür.

Hasta kendisini yabancılaşmış, uzaklaşmış hissediyordur; analistte de bu hisse karşılık gelecek şekilde hastanın kişiliğinin ve duygularının önemli bir bölümüne erişilmez olduğu izlenimi uyanır. Şizoid hastanın “Söylediklerinizi duyuyorum. Haklı olabilirsiniz ama bu sözler benim için hiçbir anlam ifade etmiyor” demesi yapılan yorumu elinin tersiyle ittiğini değil, kişiliğinin ve duygularının bazı parçalarının ayrılmış olduğunu gösterir.

Klein bu tür süreçlere örnek olarak bir erkek hastasının analizinden bir parçayı paylaşır. Seansın başında hasta kendini kaygılı hissettiğini ama nedenini bilemediğini söyler. Sonra kendisinden daha başarılı, daha iyi durumda olan insanlarla kendini kıyaslar. Bu sözlerinde analistten de bahseder. Çok kuvvetli hüsran, haset, hoşnutsuzluk ve keder hisleri ön plana çıkar. Klein bu hislerin analize yönelik olduğunu ve onu “yok etmek istediğini” yorumunu yaptığında hasta durgunlaşır, cansız, ağır ağır konuşarak “ortamdan tamamen kopmuş hissettiğini” söyler. “Yorumun doğru göründüğünü ama bunun hiçbir önemi olmadığını” ekler. Hatta “artık istediği hiçbir şey olmadığını, hiçbir şey için sıkıntıya girmeye değmeyeceğini” belirtir. Klein hastaya önceki yorumu üzerine analisti yok etme tehlikesinin hastanın gözünde çok gerçek bir hal aldığını, hemen ardından analisti kaybetme korkusunun geldiğini öne sürer.

Klein’a göre: çifte değerlilik, çatışma, suçluluk baskısı altında kalan hasta genellikle analist figürünü böler; böylece analist bir sevilen, bir nefret edilen biri olabilir. Yahut analistle olan ilişki bölünerek analist iyi (veya kötü) figür olarak kalırken bir başkası karşıt niteliği taşıyabilir. Fakat bu vakada meydana gelen bölme bu türden değildi. Hasta kendi kendini bölmüş, ben’inin analist açısından tehlikeli olduğunu, ona düşman kesildiğini düşündüğü parçalarını ayırmıştı. Yıkıcı itkilerinin yönünü nesneden ben’e doğru çevirmiş, sonuç olarak ben’inin bu parçalarının varlığı bir süreliğine sona ermişti. Bu süreç bilinçdışı düşlemde kişiliğinin bir bölümünün yok olmasına denk geliyordu. Hasta yıkıcı itkiyi kendi kişiliğinin bir parçasına yöneltme mekanizması ile ve peşi sıra duyguların dağılıp seyrelmesi sayesinde kaygısını gizil durumda tutmuştu. Klein bu süreçleri yorumladığında hastanın ruh hali yeniden değişir. Duygusallaşır, ağlayası gelir, depresif ama daha bütünleşmiş hissettiğini söyler. Ayrıca açlık hissini de dile getirir.

Melanie Klein’e göre açlık hissi, libidonun egemenliğinde içe yansıtma sürecinin yeniden devreye girdiğine işaret etmektedir. Kaygı hafiflediğinde, analist yeniden güvenebileceği iyi nesneyi temsil eder hale gelmişti. Böylece analisti iyi nesne olarak içe yansıtma arzusu öne çıkabildi. İyi memeyi kendi içinde yeniden inşa edebilirse, ben’ini güçlendirip bütünleştirir, yıkıcı itkilerden o kadar korkmazdı; işte o zaman kendini ve analisti koruyabilirdi.

Klein’a göre, kaygı ve suçluluk baskısı altında kişiliğin bir parçasının şiddetle bölünüp ayrılması ve yok edilmesi önemli bir şizoid mekanizmadır. Klein bu duruma kısa bir örnek daha verir. Kadın bir hasta rüyasında kötü ruhlu bir kız çocuğuyla uğraşmak zorunda kalmış, çocuk birini öldürmeye niyetliymiş. Çocuğa laf dinletmeye, hakim olmaya çalışmış, çocuğun yararına olacak bir itiraf koparmaya uğraşmış, ama başaramamış.

Rüyada analist de varmış, hastaya çocukla uğraşmasına yardım edebilir gibi gelmiş. Hasta sonra çocuğu hem korkutmak hem de birilerine zarar vermesini önlemek için ağaca asmış. Tam ipi çekip çocuğu öldürecekken uyanmış. Rüyanın bu bölümünde analist de oradaymış ama yine bir şey yapmadan duruyormuş. Klein bu rüyayı şöyle yorumlar: rüyada hastanın kişiliği iki parçaya bölünmüştür; bir yanda ele avuca sığmayan kötü ruhlu çocuk, öbür yanda çocuğa laf dinletmeye, hakim olmaya çalışan kişi vardır.

Çocuk elbette geçmişteki farklı farklı kişileri temsil ediyordu ama bu bağlamda esasen hastanın kendisinin bir parçasına karşılık geliyordu. Klein’ın vardığı bir başka sonuç ise çocuğun öldüreceği kişinin analist olduğuydu; analistin rüyadaki rolü de kısmen bu cinayeti önlemekti. Hastanın -başvurmak zorunda kaldığı- çocuğu öldürmeye kalkışması, kişiliğinin bir parçasının yok edilmesini temsil ediyordu.

Klein’a göre bölmenin somut nedenleri yorumlandığında hastalar sentez yönünde ilerleme kaydetmektedir. Bu yorumlarda o andaki aktarım durumu, elbette geçmişle de bağlantısı kurularak, ayrıntılı olarak ele alınmalı ve benin şizoid mekanizmalara gerilemesine yol açan kaygı durumlarının ayrıntılarına da mutlaka yer verilmelidir. Bu biçimdeki yorumlardan ortaya çıkan senteze, depresyon ve türlü türlü kaygı eşlik eder.

Böyle depresyon dalgaları -ve ardından bütünleşmenin artması- adım adım şizoid görüngülerin azalmasını, ayrıca nesne ilişkilerinde köklü değişimleri beraberinde getirir.

ŞİZOİD HASTALARDA GİZİL KAYGI

Şizoid hastalarda kaygı ancak görünürde yoktur. Şizoid mekanizmalarla kaygı dahil tüm duygular dağılıp seyrelmiştir ama bu seyrelmiş unsurlar halen hastanın içinde mevcuttur. Bu hastalarda gizil kaygı kendine has biçimde bulunur; duyguları dağıtıp seyreltme yöntemiyle gizil durumda tutulur. Hastanın çözülüp parçalandığını, duygularını yaşayamadığını, nesnelerini kaybettiğini hissetmesi aslında kaygının eş değerlisidir.

Sentezde ilerleme kaydedildiğinde bu daha da belirginleşir. Hastaya derin nefes aldıran şey, iç dünyasıyla dış dünyasının biraz bir araya gelmesinden de öte yeniden hayat bulmasıdır. O anlarda geriye dönüp bakınca, duyguların eksik, ilişkilerin muğlak ve belirsiz, kişiliğin parçalarının kayıp gibi geldiği zamanlarda, her şeyin ölü gibi olduğu fark edilir.

Bunların hepsi çok ciddi boyutta kaygının eş değerlisidir.

Kendilikteki bölünmeyi ve duyguların dağılıp seyrelmesini sentezlemeye yönelik yorumlar sayesinde, kaygı yavaş yavaş kaygı gibi deneyimlenmeye başlayabilir; yine de uzun süre ancak düşünsel içeriği bir araya getirebilir, kaygı durumlarını açığa çıkaramayabiliriz.

Melanie Klein ayrıca şizoid durumları yorumlarken bilinç, önbilinç, bilinçdışı arasındaki bağlantıları açık seçik ortaya koyarak düşünsel düzeyde çok net ifadeler kullanılması gerektiğini fark ettiğini belirtir. Bunun elbette her zaman amaçladığımız şeylerden biri olduğunu, ama hastanın duygularına erişemediğimiz, ne kadar bozulmuş olsa da ancak düşüncesine hitap edebildiğimiz durumlarda özellikle önem taşıdığını bildirir.

SONUÇLARIN ÖZETİ

Bu makalede yazarın öne sürdüğü temel noktalardan biri, yaşamın ilk birkaç ayında yaşanan kaygının ağırlıklı olarak zulmedilme korkusu olarak deneyimlenmesi, bu deneyimin de paranoid-şizoid konumda önem taşıyan birtakım mekanizmaların ve savunmaların oluşmasında rol oynamasıdır. İç nesneleri, dış nesneleri, duyguları ve beni bölme mekanizmaları, bu savunmaların önde gelenlerindendir. Klein’a göre bu mekanizmalar ve savunmalar normal gelişimin parçası olduğu gibi, sonradan şizofrenik rahatsızlığın ortaya çıkmasına da zemin oluşturur.

Yansıtma yoluyla özdeşleşmenin altında kendiliğin parçalarını bölme ve başka birine yansıtma süreçlerinin yattığını, bu özdeşleşmenin normal ve şizoid nesne ilişkilerine olan etkilerinin önemini vurgular.

Depresif konumun başlangıcı bir dönüm noktası oluşturur ve bu noktada gerileme yoluyla şizoid mekanizmalar güç kazanabilir. Yazar ayrıca çocukluk çağının paranoid- şizoid konumu ile depresif konumu arasındaki etkileşime dayanarak manik-depresif bozuklukla şizoid bozukluğun yakından bağlantılı olduğunu öne sürer.

 

CAN YAVAŞCAOĞLU

İlgili yazılar

Cinsel (cinsiyet) kimliğin engelleyici belirlenimleri Babanın örseleyici İlgisizliği Anne ile çözülmemiş Simbiöz

mehmetislam

Küçük Prens (Antoin de Saint Exupery) Ergenlerde Sevi Özsevi

mehmetislam

Etkileşimsel Grup Psikoterapileri

mehmetislam